Safranbolu Yolu

Hikayemiz 17 Ağustos 2009 Pazartesi günü başladı.

Kahramanlarımız: Kızım Sevde(0,9), Eşim ve Bendeniz :)
Öğleden sonra atabildik kendimiz yollara, o da zorla.. Zaten çok sürmedi ve daha 5-6 km sonra kgs kartını değiştirdiğim gömleğin cebinde unuttuğumu farkedince geri evimize dönüp tekrar yola koyulduk..
İstanbul yolu her zaman aynıdır. Günün hangi saati çıkarsanız çıkın mutlaka trafiğin ve bunalmışlığın içinde bulursunuz kendinizi..

İstikamet tabiki İzmit otobanı :)

İstanbul dışına çıkıpta  doğu tarafına gidenlerin vazgeçilmez yoldur izmit otobanı.. uzun sürmedi izmite varmamız 1,5 saat sürdü fazla hızlı gitmiyordum malum sebeplerden.. aslında planda ilk geceyi maşukiyede geçirmek olsa da maşukiye tam olarak içimize sinmediğinden planın o kısmını sapanca gölü kıyısında küçük bir mola ve yemek arası olarak değiştirdik.

Göl kenarında kendimize uygun bir mekan aramaya koyulduğumuzda çok geçmeden Kıyı Cafe&Restaurant’ı bulduk.
Merve ve Mustafa Kukut’un işlettiği Kıyı Cafe aslında bir kafeteryadan daha ziyade dinlenme tesisini andırıyor. Kapısından bakıldığında gayet mütevazi görünen bahçe içeri girdiğinizde adeta sizin uzun yoldan geldiğinizi anlayıp sizi kucaklıyor.. İçerde üzeri kapalı çardaklardan tutun gölün ortasına doğru uzanan koltuklara kadar kendinizi bırakabileceğiniz birçok yer mevcut..

Zaten henüz kendinize boş çardaklardan birini seçerken ister istemez hamak’a kuruluyor ve gökyüzünü seyretmeye başlıyorsunuz. Kısa mola olması hasebiyle ben hamakta kurulmuş dinlenirken eşim de sevdeyi bahçede gezmeye çıkardı. Kısa süre sonra söylediğimiz yemekler geldi ve dinlenmeyi kesip yemeğe koyuldum.. Izgara köfte yanında buz gibi ayran inanılmaz lezzetliydi. Burdan teşekkür ediyorum :) ellerinize sağlık :p .. Gölün kıyısındayemeğimizi yedikten sonra gölün ortasına doğru uzanan çardaklardan birine oturup çaylarımızı yudumladık. Vakit oldukça geçmişti ve kalkmamız gerekti.
Bize verdikleri hizmetlerden dolayı Kıyı Restaurant & Cafe ekibine buradan teşekkürlerimi uçuruyorum..

Tekrar yoldayız.. bu sefer istikamet Karabük..

Amaç Safranboluya gitmek olduğu için yol haritamız belli.. Bolu dağı üzerinden Gerede, oradan Karabük ve ardından Safranbolu..
Benim ilk gece uzun yola çıkışım olduğu için temkinli gitmenin yanında birazda hız sınırlarını zorlamam gerekti ki .. yol bitsin :) bu son söylediğimi gece uzun yolda araç kullananlar çok iyi anlayacaktır.. Uzun lafın kısası bolu tüneline geldik, karanlık yollardan geçtik ve geredeye girdik ve asıl işkence orada başladı. Hemen her kilometre başında bir levha “Bozuk Satıh”.. Gidiş sathı ciddi o kadar bozuk ki bir süre sonra siz bile bozuluyorsunuz.. Hasılı vardık.. Artık Karabükteydik.. ben oldukça yorulduğumdan dolayı (tabi eşimde benimle birlikte gerildi ve o da yoruldu) şansımızı daha fazla zorlamadan o gece orada konaklamanın daha doğru olacağına kanaat getirdik. Koskoca Karabük’te  gece ara ara bir otel bulabildik, ve mecburen o gece orada konakladık. Sabah erken saatte (henüz otelin resepsiyornu uykudayken) hesabımızı ödeyip çıktık. Her ne kadar hesaba kahvaltı dahil olsa da  otele pek güvenemediğimiz için kahvaltı yerinde eşimin daha önce yapmış olduğu nefis poğaçalardan ve keklerden birer ikişer atıştırıp tekrar kontağa bastık (07,00 suları)..

ve Safranbolu..

Yeni şehir merkezinin küçük anadolu şehirlerinden hiçbir farkı yok.. hoş biz şehre girdiğimizde kimsecikler yola koyulmamış sokaklarda tek-tük insanlar vardı.. şehrin içinden geçip tarihi eski safranboluya doğru süzüldük.. Şehir 16. yy sonlarında kurulmuş cumbalı kerpiç evlerden oluşuyor. 1994 yılında şehir unesco tarafından koruma altına alınmış (iyi ki..) ve şehir hayatına belirli standartla devam ediyor.  Safranbolu aşağı yukarı 1000-1500 handen oluşuyor. Henüz şehre girerken o küf kokan duvarlarıyla ama bir o kadar ihtişamı ile karşılıyor sizi.. şehre girer girmez tek ana caddesi sizi çarşıya kadar indiriyor..
Ben birkaç sene önce yüzeysel de olsa ziyaret ettiğim için eşimi ilk olarak “Hıdırlık” tepesine çıkardım. Hıdırlık tepesi şehrin ortasına doğru uzanan bir balkon gibi.. Oradan şehrin heryerini seyretmeniz mümkün.. (Biz de öyle yaptık :) )
Şehir bizi en tepesinde tertemiz havasıyla kucaklarken artık insanlar yavaş yavaş sokaklara dökülmeye başlamıştı. (08,00) Hıdırlık tepesinden indikten sonra aracımızı otoparka bırakıp bebek arabası ve bize acil lazım olabilecek eşyalarımızı alıp yola koyulduk.. Tabi daha otoparkın olduğu yokuştan inerken bebek arabasını yanımıza almanın ne kadar büyük hata olduğunu anladık.. Şayet Safranboludaysanız bebek arabanızı asla kullanamazsınız .. Bunu idda ediyorum zira ben inatla arabayı yarım gün yanımda gezdirmeme rağmen bir türlü uygun bir yol bulamadık .. Sevde annesinin kucağında bebek arabası benim dolaştıkta dolaştık :) bu arada yazmayı unuttum bebek arabasını kullanamamızın sebebi tahmin ettiğiniz gibi şehir yollarının eski taşlardan oluşuyor olmasıydı ..
Bu arada bir yandan sevdenin şirinliklerine gülerken fotoğraf çekmeleri de ihmal etmedik.

Çarşının da henüz açılmamış olmasından dolayı boş sokaklarda sıcak kareler yakalamak zor olmadı.. En komiğime giden de sabah kuran kursuna giden bir küçük kız çocuğunu çekerken “öff .. çekmeyin kardeşim” diye söylenmesi oldu..
Saat 09,00 u gösterirken çarşı içine doğru akmaya başladık. Kepenkler yavaş yavaş açılıyor insanlar tezgahlarını indiriyordu.

…….

Gezi evlerinden birinde ben TürkKahvesi içerken telefonla kalacağımız pansiyonu ayarladık.


Bastoncu Pansiyon

Bastoncu Pansiyon

Bastoncu Pansiyon ‘u Yasemin hanım ve Oğlu işletiyor (adını unttum ama galiba ibrahim olacak :) ) son derece temiz ve nezih bir ortam, henüz içeri girerken ayakkabılarımızı çıkartmamız gerektiğini söylediklerinde içimiz rahatladı ve bir oh çektik :)  malum insanın kimin evinde kaldığı konusunda emin olması gerekir. Üstelik bize ayakkabılarımızı çıkartmamızı söylerken “namaz kılındığı için” denmesi ayrı bir rahatlık sebebiydi.
Odamıza yerleştikten sonra sabahtan kalan yorgunluğu atabilmek için ben hafif kestirmeye koyulduğumda eşim ve kızım dışarı keşif yapmaya çıktılar.  Ben yorgunluğumu hafiften attığımda onlar da gezintilerinden dönmüşlerdi. Tekrar toparlanıp koyulduk yola

İstikamet: Bulak Mağarası.

Bulak Mağarası Girişi

Bulak Mağarası Girişi

Doğrusu mağara kadar yolları da aklımda kaldı. Lakin çok keskin virajlar ve dik tepelerden oluşuyor. Bize şehirde mağara olduğunu söylediklerinde biz şehrin içinde mir mağara olduğunu düşünmekle oldukça yanılmışız. Bunu en çok mağaraya giden yolda fark ettik.  Şehrin yaklaşık 10km dışında dağın tepesinde bulak mağarası. Araçla tepenin önüne kadar geliyorsunuz daha sonra kültür bakanlığı tarafından yaptırılmış dik merdivenler karşılıyor sizi, yerden 60mt. kadar merdivenle çıkıyorsunuz ve işte mağaranın kapısı. Kapıda bir memur karşılıyor sizi. Makbuzunuzu kesip içeride uymanız gereken birkaç kural ve mağara hakkında kısaca bilgi veriyor. Henüz içeri girmeden soğuk bir hava vurmaya başlıyor yüzünüze, zaten görevliden aldığımız bilgiye göre yüzyıllarca mağara eşkiyaların sığınakları sonra da doğal bir buzdolabı olarak kullanılmış. Mağarada yanımızda kızımız olduğu için çok fazla ilerleyemedik. Yine memur arkadaşın bize vermiş olduğu bilgiye göre; profesyonelce 6km. gidilmiş, izin verilen gezilebilir alanı 400mt. fakat bir rivayete göre diğer ucunun Bartın-Amasradan çıktığı söyleniyormuş (arası ortalama 60km.).

Mağarada yeteri kadar oyalandıktan sonra hava kararmadan yola çıktık, lakin o yolda gece seyehat etmeyi doğrusu ben pek göze alamam.

Sabah olduğunda kahvaltı için bahçeye indiğimizde çekik gözlü japonlar karşıladı bizi :) bir ingiliz bir de sonradan italyan çift geldi (milliyetlerden emin değilim sadece simaları benziyordu) bir türk karı koca vardı en sondaki masada.

Mükellef kahvaltımızı bitirdikten sonra bir gece daha kalacağımızı İbrahim beye bildirdik ve odamıza gidip eşyalarımızı toparladık ve doğru yola koyulduk.

İstikamet: Bartın/Amasra

Amasra yolu gerçekten bir harika, ağaçların arasında gri asfalt uzayıp gidiyor arada şırıl şırıl akan bir dere var ve defalarca arabayı bir kenara çekip dereye inmeye niyet etsem de bir türlü nasip olmadı. Amasra ‘ya vardığımızda tepeden şehri izlemek gerçekten çok zevkliydi.  Manzara müthiş :)

Amasra ‘ya geldiğimizde ilk dikkatimizi çeken şey Barış Akarsu heykeli oldu. Rahmetlinin Amasra’lı olduğunu orada öğrendim. Ama gelen herkesin heykelin önünde fotoğraf çektirmesi garibime gitmedi değil.  Sonuçta bir taştı ortada dikili olan..

Amasra tam beklentilerimizi karşıladı desem çok doğru olmaz. Şehrin bir kalesi ve bir sahili var.  Birde denize girenleri :)

Amasra’da bir süre gezindikten sonra tekrar geri yola çıktık. Doğrusu Amasra’dan çok yolları kaldı aklımda..

Şehre döndüğümüzde akşam üzeriydi. Eşim ve kızımı eve bırakıp doğru Cinci Hamam ‘a yol aldım.
Kapıda bir ufkalık karşıladı beni rutin buyur etme mevzularından sonra bir peştemal lif ve ince bir sabunla kendimi insanın nefesini kesen sıcaklığıyla hamamın içinde buldum. Hamamda en çok dikkatimi çeken turistlerin göbek taşındaki halleri ve tellakların eline düştüklerinde bunu masaj zannetmeleri oldu. Çıkışları ise çok komik pancar gibi bir surat keyiften dört köşe :)

Akşam son gece olması hasebiyle biraz daha esnek davranıp dışarı çıktık yemeğe..  Cinci Han’a gidip peruhi yedik.. Peruhi mantının aynısı tek farkı içinde kıyma değil yoğurt kurusu olması :)

Aynı akşam ışıkları söndürüp yaşlı şehrin sessizliğine kulak verdik, ve gerçekten dinlendiğimizi hissettik.. Ağzımızdan hep aynı şeyler dökülüyordu. “iyi ki gelmişiz :)”..

Ertesi sabah yine kahvaltı faslından sonra dönüş yoluna koyulmak üzere hazırlandık, bize hizmetlerinden dolayı odalara bakan güler ablaya ibrahime ve annesi yasemin hanıma teşekkür edip koyulduk dönüş yoluna..

Bastoncu Pansiyon